Bağımsızlıktan Sonra Abhazya ve Güney Osetya'yı Anlamak
Gürcistan'ın
iç ekonomik sorunlarına yönelmesi ve demokratik bir toplum
oluşturulması, Gürcü halkının ve Gürcistan'da yaşayan diğer halkların
yararına olacak. Türkiye, Güney Kafkasya'da tüm taraflarla işbirliği
içerisinde çok yönlü politikalar geliştirmeli.
Ankara - BİA Haber Merkezi
22 Ağustos 2009, Cumartesi

Abhazya ve Güney Osetya'nın bağımsızlıklarının Rusya tarafından 26
Ağustos günü tanınmasının üzerinden bir yıl geçti. 7-8 Ağustos 2008
gecesi "anayasal düzeni tesis etmek" amacıyla Shinval'in grad
füzeleriyle asker-sivil ayrımı gözetmeksizin bombalanmasıyla başlayan
savaş kısa sürdü, fakat savaş-sonrası yaşanan süreç ve bu iki devletin
tanınması tüm Kafkasya'yı etkileyen köklü bir dönüşüme yol açtı. Bu
köklü dönüşümün nedenlerini anlayabilmek için öncelikle tüm olayları
büyük güçlerin arasındaki rekabetin sonucu olarak gören, küçük ulusları
bu büyük rekabet satrancının basit birer nesneleri gibi değerlendiren
yaklaşımlardan uzaklaşmak; mevcut sorunları gündelik yaşamlarında
bizzat yaşayan, kendi kaygıları ve talepleri için mücadele eden
bölgedeki halkları anlamak gerekli.
2008-savaşı sonrası süreci anlayabilmek için, öncelikle
Gürcistan'ın Güney Osetya (1990-1992) ve Abhazya'yı (1992-1993)
işgalinin Abhaz ve Oset halklarını ne kadar derinden yaraladığını ve
kolektif bilincini etkilediğini görmemiz gerekli. Bu işgal dönemlerinde
yaşananlar, Abhaz ve Oset halklarında, sadece bağımsız olduklarında
yaşamlarını güvence altına alabilecekleri düşüncesini oluşturdu. Savaş
sonrasından 2008'e dek süren kırılgan ateşkes döneminde Gürcistan
yönetimlerinin milliyetçi/militarist söylemi ve tutumu sadece bu
düşüncenin pekişmesine yol açtı. 2008-savaşı sonrasında Abhazya ve
Güney Osetya cumhuriyetlerinin Rusya (26 Ağustos 2008) ve Nikaragua (5
Eylül 2008) tarafından tanınmasıyla Kafkasya'da yeni bir dönem başladı.
15 yıldır de facto bağımsız olan Abhazya ve Güney Osetya'nın
resmi olarak da tanınması, en azından Abhazya ve Güney Osetya
sorunlarının çözümünde güç kullanımını (kısa ve orta dönemde) bir
seçenek olmaktan çıkartarak Kafkasya'da barış ve istikrarın kurulmasına
yönelik uygun bir ortam hazırladı. Bu yeni ortamın özelliklerini
tartışmadan önce, Abhaz ve Oset halklarının hangi kaygılarla tüm baskı,
tehdit ve ambargoya karşın 15 yıl bağımsızlık yönünde direndiklerini
inceleyeceğiz.
Sovyetler Birliği'nin dağılması sürecinde, tüm cumhuriyetler ve
bölgelerde olduğu gibi Gürcistan'da da egemenlik ve bağımsızlık yönünde
güçlü bir eğilim oluştu. Fakat iktidarı ele geçiren ve bu eğilimi
yönlendiren Gamsahurdiya başkanlığındaki aşırı milliyetçi grup oldu.
1990-1992 yıllarında Güney Osetya-Gürcistan ve Abhazya-Gürcistan
ilişkileri milliyetçi baskı ve tepkilerden oluşan bir sarmala girdi:
"Gürcistan Gürcüler içindir" sloganıyla iktidara gelen Gamsahurdiya
Osetleri Gürcistan'dan temizlenmesi gereken gereksiz, önemsiz bir
topluluk olarak görüyordu ve ilk icraatlarından biri Güney Osetya Özerk
Bölgesi'ni fesh etmek oldu. Buna Osetlerin tepkisi, kendi
cumhuriyetlerini kurmak olunca, Gamsahurdiya'nın yönlendirdiği silahlı
birlikler Osetya'ya saldırdı. Yüzlerce sivilin öldürüldüğü, binlerce
Osetin Rusya Federasyonu'na bağlı Kuzey Osetya'ya mülteci olarak
sığındığı çatışmalar 1992'de Gürcistan, Güney Osetya ve Rusya arasında
imzalanan ateşkes anlaşması ile sona erdi. Yer yer küçük çatışmalar
olmakla birlikte bu ateşkes anlaşması ve anlaşma sonucu oluşturan barış
gücü, 2008'e kadar sorunun "donmuş çatışma" ("frozen conflict") olarak
kalmasını sağladı.
Abhazya'da da benzer bir gelişme yaşandı. Daha bir yıl önce büyük
bir çoğunlukla devlet başkanı seçilen Gamsahurdiya askeri darbe ile
yıkıldı (Ocak 1992). Askeri cunta Şubat 1992'de 1921 Menşevik
Anayasası'na dönüldüğünü ilan etti ve bir ay sonra Şevardnadze
Gürcistan'a dönerek üç kişilik askeri cuntanın (Gürcistan devlet
konseyi) başkanı oldu. Batı-yanlısı olarak kabul edilen Şevardnadze'nin
devlet konseyi başkanı olması üzerine, demokratik olarak seçilmiş bir
başkanı olmayan, Gamsahurdiya ve cunta yanlısı milisler arasında iç
savaşın yaşandığı, devlet organlarından hiçbirinin çalışmadığı ve 1921
Anayasası'na döndüğünü ilan eden Gürcistan, ortada fiili olarak bir
"devlet" olmamasına karşın, fesih edilmiş Gürcistan Sovyet Sosyalist
Cumhuriyeti sınırları içerisinde, ABD ve Avrupa devletleri tarafından
hızla tanındı ve 31 Temmuz 1992'de Birleşmiş Milletler'e üye oldu.
Batılı devletler tarafından tanınan Batı-yanlısı Şevardnadze'nin ilk
icraatı Abhazya'ya saldırmak oldu: askeri cunta yönetimindeki birlikler
14 Ağustos 1992'de Abhazya'ya girdi ve kısa bir süre içerisinde iki
bölge dışında tüm ülke işgal edildi.
Binlerce insanın yaşamını yitirdiği 1992-1993 savaşı Abhaz
halkı açısından bir "bölgesel çatışma" değil, bir yıl önce Güney
Osetya'da da yaşandığı gibi, aslında bir varoluş mücadelesiydi.
Gürcistan'ın bölgeden sorumlu bakanı G. Khaindrava, Le Monde
muhabirine saldırının amacını açıklamaktan çekinmiyordu: "Abhazlar
sadece 80,000 kişi; yani 15,000 genci öldürerek bu ulusun bütün genetik
varlığını kolayca ve tamamen yok edebiliriz" [Le Monde Diplomatique,
Nisan 1993, ss.16-17]. İşgal altında Sohum'da yaşananlar, işgalci
birliklerin tek amacının sadece Abhaz halkını genetik olarak yok etmek
olmadığını gösteriyordu: Abhaz tarihi ve kültürüne ilişkin her şey,
arşivlerden heykellere, kütüphanelerden okullara kadar tüm tarihi ve
kültürel varlıklar da işgal sırasında sistemli olarak tahrip edilmişti.
Savaşın üzerinden 16 yıl geçmesine karşın Abhazya'da insanların,
savaş sırasında kaybettiklerinin anısına, hala siyah elbiselerini
giymeleri, Abhazya'nın hemen her yerinde görülebilen şehitliklerdeki
genç insanların mezarları başına her gün yeni çiçeklerin konulması,
savaşın yaralarının ne kadar derin ve unutulmaz olduğunu gösteriyor.
1994 yılında Abhazya ve Gürcistan arasında imzalanan ateşkes
anlaşması ve Rusya barış gücünün konuşlandırılması ile Abhazya sorunu
da 2008'e kadar uluslararası yazında "donmuş çatışma" statüsünde yerini
aldı. 1994 ateşkes anlaşmasından 2008'e kadar geçen uzun zamana karşın
Abhaz halkının Gürcistan yönetimlerine olan güvensizliği, tüm bu dönem
boyunca Gürcistan hükümetlerinin ve Batılı devletlerin söylemi ve
tutumu nedeniyle azalmadı. Başta ABD olmak üzere Batılı devletler
sorunların Gürcistan'ın, daha doğrusu 1931'deki haliyle Gürcistan
SSC'nin, "toprak bütünlüğü" içerisinde çözülmesini empoze etti
(1921-1931 yılları arasında Abhazya SSC, Gürcistan'dan ayrı bir
cumhuriyetti; 1931 yılında statüsü değiştirilerek Gürcistan'a bağlı bir
özerk cumhuriyet haline getirildi).
Gürcistan'ın "toprak bütünlüğü" içerisindeki çözüm, Abhazya ve Güney
Osetya'ya "en geniş özerklik" tanınarak ve bu özerlik de uluslararası
toplum tarafından güvence altına alınarak sağlanacaktı. Avrupa
Konseyi'ne 1999'da üye olan Gürcistan, üyeliğinin ilk yılında "Bölgesel
veya Azınlık Diller Avrupa Şartı"nı onaylamak zorunda olduğu halde bu
Şartı günümüze dek onaylamadı. Benzer şekilde Gürcistan Avrupa
Konseyi'ne üyelik koşulu olmasına karşın, Ahıska Türkleri'nin dönüşü
konusunda verdiği sözleri de hiçbir zaman tutmadı. Uluslararası
sözleşmelere uymayan Gürcistan'ın sunacağı "en geniş özerklik"in
Abhazya halkının kaygılarını gideremeyeceği açık olmalı.
Benzer şekilde Batılı devletlerin "uluslararası güvence"si de Abhaz
ve Oset halklarının kaygılarını gidermek için yeterli değildi. 1993
yılında, Avrupa'nın ortasında, Srebrenika'da Birleşmiş Milletler
askerlerinin koruması altındaki Bosnalılara karşı uygulanan soykırım
bir saldırgan karşısında "uluslararası güvence"nin hiç bir güvenlik
sağlamadığını gösteriyordu.
Saakaşvili dönemi
2003 yılında Şevardnadze de bir darbe ile devrildi ve yerine ABD'de
eğitim görmüş, artık Batı-yanlısı değil, "Batılı" olarak
değerlendirilen Saakaşvili devlet başkanı oldu. Ve tarih tekerrür etti,
fakat Marx'ın söylediği gibi, birincisinde trajedi, ikincisinde komedi
olarak. Abhazya saldırısını bizzat Sohum'a giderek yönetenen
Şevardnadze'nin yol açtığı trajedi yanında "Gül Devrimi" ile iktidara
gelen Saakaşvili ancak bir komedyen olabilirdi. Fakat selefi gibi darbe
sırasında barış ve demokrasi söylemini benimseyen Saakaşvili, yönetime
geldikten kısa bir süre sonra Abhazya ve Güney Osetya konusunda
saldırgan bir tutum benimsedi. Gürcistan'ın toprak bütünlüğünü iki yıl
içerisinde gerçekleştireceğini (yani Abhazya ve Güney Osetya'yı işgal
edeceğini) açıklayan Saakaşvili döneminde Gürcistan'ın askeri
harcamaları hızla arttı. Stockholm International Peace Research
Institute verilerine göre 2003'ten, yani Saakaşvili iktidara geldikten
sonra dünyada askeri harcamaları en hızlı artan ülke Gürcistan'dı:
Gürcistan'ın askeri harcamalarının milli geliri oranı 2003'te sadece
yüzde 1.1'di, bu oran 2007'de yüzde 9.2'ye çıktı (SIPRI Yearbook 2009,
Tablo 5A.4; aynı yıl askeri harcama oranı Ermenistan'da yüzde 3.0,
Azerbaycan'da yüzde 3.4, Türkiye'de yüzde 2.1, Rusya'da yüzde 3.5 ve
İran'da yüzde 2.9 oldu). Dünyada silahlanma harcamaları en yüksek olan
ülkelerden İsrail bile yüzde 8.6 oranıyla Gürcistan'ın gerisinde
kalıyordu.
Gürcistan'ın hızla geliştirdiği askeri gücünün her şeye karşın
Rusya'nın muazzam askeri varlığı karşısında etkisiz kalacağını herkes
biliyordu. Gürcistan'ın tüm diğer komşularıyla ilişkileri son derece
iyiydi: Azerbaycan'ın Batı'ya uzanan petrol ve doğal gaz boru hatları
Gürcistan'dan geçiyordu. Ermenistan'ın dış dünyaya açıldığı ve
ticaretinin hemen hepsini gerçekleştirdiği kapı Gürcistan kapısıydı.
Gürcistan-Türkiye ilişkileri de tarih boyunca en iyi günlerini
yaşıyordu ve bu nedenle Gürcistan hükümeti Türkiye'yi "stratejik ortak"
olarak tanımlıyordu. Gürcistan'ın 2003'ten 2007'ye reel olarak 12 kat
artan ve yıllık 800 milyon doları aşan askeri harcamalarının ve
donanımının tek hedefinin Abhazya ve Güney Osetya'ya yönelik askeri
saldırı hazırlığı olduğu açıktı.
2008 Ağustos'una gelirken bölgedeki tüm gözlemciler Gürcistan'ın
1990'ların başlarındaki gibi bir askeri maceraya girişmesini
bekliyordu. Saakaşvili iktidara geldiği andan itibaren her gün dile
getirdiği saldırgan söylemini 2006 yılından itibaren pratiğe
dönüştürdü. 2006 yılında, 1994 ateşkes anlaşmasına açıkca aykırı bir
şekilde, Abhazya'nın stratejik Kodor vadisine Gürcü askeri birlikleri
yerleştirildi. Özellikle 2008'in ilk aylarından itibaren İsrail'den
alınan insansız casus uçakları Abhazya ve Güney Osetya'da gözlem
uçuşlarını yoğunlaştırdı. (Bu uçakların yedi tanesi Abhazya'da
düşürüldü.) Yaz aylarında özellikle Güney Osetya'da çatışmalar
yoğunlaştı. Ve 7-8 Ağustos 2008 gecesi, Saakaşvili'nin emri ile Güney
Osetya'da "anayasal düzeni tesis etmek" için Gürcistan birlikleri yoğun
bombardımana tuttukları Shinval'e girdi. Savaşın getirdiği yıkımı artık
herkes çok iyi biliyor.
Güney Osetya ve Abhazya, sırasıyla, 1992 ve 1994'te imzalanan ateşkes anlaşmalarından sonra de facto
bağımsız olarak yaşamını sürdürdü. Bağımsız Devletler Topluluğu üyesi
olan Gürcistan'ın isteği üzerine Abhazya'ya 1996 yılından itibaren
ambargo uygulandı. BDT üyesi olmayan Türkiye bile, bu ambargo
kapsamında Türkiye ve Abhazya arasındaki gemi seferlerini durdurdu.
Ambargo ve kuşatmaya rağmen, özellikle Abhazya'da, demokratik bir
toplumun inşası yönünde büyük ilerlemeler gerçekleştirildi. Abhazya'da
bir yanda sivil toplum örgütleri gelişir ve yaygınlaşırken, diğer yanda
da devlet kurumları ve siyasal örgütler oluşturuldu, güçlendirildi.
Devlet başkanlığı ve parlamento seçimleri düzenli bir şekilde yapıldı.
2004 yılında yapılan devlet başkanlığı seçimlerinde, Rusya'nın karşı
çıkmasına rağmen, Sergey Bagapş devlet başkanı seçildi. 2006 yılında,
Gürcistan'ın Kodor vadisine askeri yığınak yapması üzerine, Rusya
fiilen Abhazya'ya yönelik ambargoya son verdi. Ambargonun gevşemesi ile
sadece iki yıl içerisinde, savaş tehdidine karşın, Abhazya ekonomik ve
kültürel açıdan hızlı bir gelişme gerçekleştirdi.
2008 savaşından sonra Abhazya ve Güney Osetya'nın bağımsızlıklarının
Rusya ve Nikaragua tarafından tanınması ile Kafkasya'da yeni bir
dönemin başladığını söyledik. Yukarıda özetlediğimiz nedenlerle,
2008'den önce de bu iki halkın hiçbir zaman bağımsızlıklarından
vazgeçmeyeceğı açıktı. Bağımsızlığın tanınması ile birlikte Abhazya ve
Güney Osetya'nın hiçbir zaman Gürcistan ile birleşmeyeceği artık herkes
tarafından kabul ediliyor. Gürcistan'ın bundan sonra Abhazya ve Güney
Osetya'ya yönelik yeni bir askeri maceraya (kısa ve orta dönemde)
giremeyeceği ve girmemesi gerektiği, Gürcistan'ı en güçlü şekilde
destekleyen ABD yönetimi tarafından da açıkca söyleniyor. Abhazya ve
Güney Osetya'nın bağımsızlığının tanınması ile artık savaş tehlikesinin
yakın ve orta dönemde ortadan kalkması, Güney Kafkasya'daki sorunların
çözümü için uygun bir ortam oluşmasına katkıda bulundu. Savaştan hemen
sonra Türkiye'nin Kafkasya İstikrar ve İşbirliği Platformu önerisini
geliştirmesi ve bu önerinin bölgedeki pek çok devlet tarafından olumlu
karşılanması anlamlıdır. Ayrıca Türkiye-Ermenistan-Azerbaycan
ilişkilerinde de olumlu bazı gelişmelerin gözükmesi, yeni durumun
bölgedeki en zor sorunların çözümüne bile katkıda bulunabileceğini
göstermektedir.
Gürcistan'ın Abhazya ve Güney Osetya'ya yönelik askeri müdahale
hevesinin sona ermesi aslında en çok bu ülkenin yararına olacaktır.
Gürcistan, zengin kültürel ve doğal kaynaklarına ve eğitilmiş insan
gücüne karşın, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra en yavaş ve
geç toparlanan ülkelerden biridir. Ekonomik zorluklardan dolayı
1993'ten sonra bir milyondan fazla insan Gürcistan'ı terketmiş, bunun
sonucu olarak Gürcistan nüfusu 1993-2007 döneminde yaklaşık yüzde 20
azalmıştır. Gürcistan'ın ekonomik ve sosyal gelişimini sağlayamamasının
en önemli nedenlerinden biri, Abhazya ve Güney Osetya'ya yönelik
saldırgan ve militarist söylemi, gereksiz askeri harcamaları ve
bunların sonucu yaşadığı kurumsal çöküştür. Gürcistan'ın artık kendi iç
ekonomik sorunlarına yönelmesi ve demokratik bir toplum oluşturulması,
her şeyden önce Gürcü halkının ve Gürcistan'da yaşayan diğer halkların
(Azeriler, Ermeniler) yararına olacaktır.
Yeni koşullar, Türkiye açısından da yeni politikaların
geliştirilmesine olanak sağlayacaktır. Türkiye Güney Kafkasya'da sadece
Gürcistan'a endeksli politikalar yerine, gelişen istikrar ortamında tüm
taraflarla işbirliği içerisinde çok-yönlü politikalar
geliştirebilecektir/ geliştirmelidir. Türkiye'nin bölgedeki tüm
taraflarla ekonomik ve siyasi ilişkilerini geliştirmesi, hem Türkiye'ye
ekonomik açıdan destek olacak, hem de bölgede barış ve istikrarın
gelişmesine katkıda bulunacaktır. Bu bağlamda Abhazya ve Güney Osetya
ile (resmi) ilişkilerin kurulması ve Türkiye-Abhazya arasında doğrudan
hava ve deniz yolu ulaşımının bir an önce başlaması gerekmektedir.
2008-savaşı öncesi ve sonrasında Rusya, ABD, Avrupa Birliği ve hatta
İran, resmi temsilcileri aracılığıyla Sohum'da Abhazya hükümeti ile
görüşmeler yaparken, bölge ülkeleri arasında sadece Türkiye'nin Abhazya
ile görüşmemesini anlamak mümkün değildir. Türkiye'nin Abhazya ile
resmi olarak görüşmelere başlaması ve Abhazya'ya gitmek isteyen
vatandaşlarının seyahat ve iş özgürlüğünü güvence altına alması,
bölgedeki istikrar ve işbirliği çalışmalarına önemli bir ivme
kazandıracaktır. (ET/TK)
* Prof. Dr. Erol Taymaz, İktisat Bölümü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi
http://www.bianet.org/bianet/diger/116576-bagimsizliktan-sonra-abhazya-ve-guney-osetyayi-anlamak